Haber Detayı
01 Nisan 2012 - Pazar 10:35
 
Prof. Dr. Ziya Kazıcı ile Tarih Üzerine
Tarihçi ve yazar Prof. Dr. Ziya Kazıcı: Sosyal ilimlerde, her ne kadar yüzde yüz tarihçi tarafsız olmalıdır desek bile, bu pek mümkün değil. Şu anlamda mümkün değil. Ben mesela. Bir Müslümanım, Müslüman bir topluma göre bir takım değerlerim var. Ben bunlardan uzak kalabilir miyim? Bir şey yazarken bunlardan uzak kalabilir miyim?
Söyleşi Haberi
 Prof. Dr. Ziya Kazıcı ile Tarih Üzerine

İlk sorumu yöneltmek istiyorum: Türklerin Müslüman oluşu tarihte hangi döneme denk geldi ve ne gibi etkilere yol açtı?

 

Türklerin İslamiyeti kabulu. Niye kabul ettiler? Ne zaman kabul ettiler? Gerçekten tarihçiler arasında da hep münakaşası yapılan bir konudur. Muhammed Hamidullah İslam'da ilk şehide kadın diyebileceğimiz Sümeyye'nin bir Türk olduğunu, esas adının Pembe olduğunu söyler. Pembe bugün hala Türkiyede Pamuk anlamında kadın adı olarak da kullanılmaktadır. Buna bakacak olursak, Türklerin daha cahiliye döneminden itibaren Araplarla bir irtibatının olduğu anlaşılır. Bu irtibat tabi günümüzdeki gibi değil. Çok cûzi. Küçük, basit bir irtibat. Daha sonra özellikle Hz. Peygamber ve Hz. Ebûbekir'in yaklaşık iki buçuk sene süren hilafeti döneminde, İslam Müslüman yarımadasının dışına çıkmadı diyebiliriz. Fakat Hz. Ömer'in hilafeti döneminde İslamiyeti bir tarafta Azerbaycan'a kadar, beri tarafta anadolunun Urfa, Adana hattından içeri girilecek şekilde, öbür tarafta afrikaya Mıısır'a geçecek şekilde bir coğrafyaya ulaştı, gelişti. Bu coğrafyada Arap olmayan bir çok unsurlarla karşılaşıldı. Bu arada yakınlık dolayısıyla daha önce fethedilen o gün ki Pers İmparatorluğu -ki başkenti Medaî şehriydi o zaman- islam coğrafyasının içerisine girdiğinde Türklerden de bu coğrafyada olanlardan bir kısmı islamiyeti kabul etti. Daha sonra Hz. Osman'ın hilafeti döneminde Ortaasya'daki Türklerle olan münasebet biraz daha gelişti. Ki Hz. Ömer döneminde Azerbaycan'a kadar gelinmişti. Burada İslamiyet biraz daha gelişme fırsatı buldu. Ama bu biraz fert bazında. Devlet olarak böyle bir şey söz konusu değil henüz. Resmi gelişme bakımından ilk Müslüman olan Türk devleti olarak kabul edilen Karahanlılar'ı görüyoruz. Saltuk Buğra Han. İlk devlet başkanı olarak onun Müslüman olduğunu görüyoruz. Fakat daha öncesi de pek çok Türk Müslüman olmuştur. Pek çok İranlı Müslüman olmuştur.

 

Ermenilerin yıkılışı…

 

Tarihte şöyle bir hareket var: Şuubiye hareketi. Ve hatta bir çok müellif de Emevi Devletinin yıkılmasına tesir eden başında Şuubiye Hareketini zikreder. Halkçılık diye tarif edecek olursak Şuubiye Hareketi, Emevi Hilafetine karşı kurulmuş olan bir teşkilat. Bu teşkilatın kuruluş sebebine baktığımızda; Emevi Devletinin, Hz. Ali'den sonra kurulan Emevi Hilafetinin bir özelliği var.  Emevi Devletinin sonlarına doğru bakıyoruz ki, emeviler dine değil ırka bakmaya başladılar. Müslüman Türk, Müslüman iranlı, Müslüman berberî gibi Arap olmayan neviden insanlar ikinci sınıf vatandaş olarak görülmeye başlandı. Kişi Arap ise, eğer hristiyan bile olsa bir anlamda birinci sınıf vatandaş görülmeye başlandı. Bu, Müslüman olup Arap olmayan diğer unsurlar üzerinde çok menfi bir etki yapmaya başladı.

 

Emevilerin son döneminde mi?

 

Evet son dönemde... Hatta mesela İslam hukukuna göre Müslüman olan bir kimseden cizye alınmaz. Emeviler Orta-Asyada bir Türk, Müslüman olduysa ya da Kuzey Afrika‘da bir Berberî, Müslüman olduysa cizye alıyordu. Bu, Emevi Halifesi Ömer Bin Abdülaziz dönemine kadar devam etti. Ömer Bin Abdûlaziz iş başına geldikten sonra bütün valilerine birer mektup yazıyor. Diyor ki, "Bundan böyle Müslüman olan kim olursa olsun, ondan cizye almayacaksınız." Valilerden gelen cevabi mektupa, "Efendim bunlar cizye korkusundan Müslüman oluyorlar, eğer biz bunlardan cizye almazsak, hazine tam takır kalır." Ömer Bin Abdûlaziz‘in nihai mektubu; "Almayacaksınız çünkü Allah, Muhammedi bir peygamber olarak, din tebliğcisi olarak gönderdi. Vergi memuru olarak göndermedi." şeklinde oldu. Ve bu dönemde alınmadı. Bu dönemde -ki o da yaklaşık iki buçuk sene falan bir hilafet dönemi- Müslüman olanların sayısı o kadar çoğaldı ki Arap olmayan unsurlardan, daha öncekiyle mukayese edilemeyecek derecede bir çoğunluk meydana geldi. Ve tabi Ömer Bin Abdûlaziz vefat edince tekrar eski tas eski hamam.

 

Abbasilerin kuruluşuyla Türklerin İslâm’a girişi…

 

Ebû Müslim Horasanî son Emevi Halifesini ortadan kaldıran kişidir. Biz Ebû Müslim Horasanî Türk'tür deriz. İranlı'lar İranlı'dır der. Fakat bilinen bir gerçek var; bu zatın Arap olmadığı. Ve böylece Abbasi Devleti kuruldu. Emevi Devleti Arap'tır. Abbasi Devleti Acem'dir. Acem derken, hani bizim bugün İran için Acem dediğimiz manada değil, Arap olmayan manasında kullanırlar. Niye? Çünkü Abbasilere bakıyoruz; Abbasiler bürokraside İranlıları kullandılar. Askeriyede Türkleri kullandılar. Ve artık şu birinci sınıf, şu ikinci sınıf diye bir durum söz konusu olmadı Abbasi Devletinde. Abbasi Devleti kısa zamanda büyük bir gelişme gösterdi ve büyüdü. İşte bu hengamede bu dönemde artık Türk'ler İslamiyeti kabul etmişlerdir. Başlangıçta peyderpey, ferd ferd, ama sonra devlet olarak. Peki niye kabul ettiler? Tarihe bakıyoruz ki Türkler, fazla bir savaş, mücadele olmadan -bir iki tane tek tük hariç- kendiliğinden İslamiyeti kabul ediyorlar. Dinler tarihine baktığımız zaman; Kuran-ı Kerim'de de var. " Kendisine peygamber göndermediğimiz bir ümmete azap etmeyiz." Yani bu ne demektir? Her topluma bir peygamber gelmiştir. Ama biz bunları bilmiyoruz. Kur'an bunların bir çoğundan bahsetmiyor. Sadece bizim bugün bildiğimiz yirmibeş veya yirmisekiz peygamber ismi var, Kuran'ın kendilerinden bahsettiği. Onun dışındakileri bilemiyoruz. Dünyanın bu kadar yerinde insanlar var. Bunlara peygamber gelmedi mi? Elbette gelmiştir. Türk tarihine, Türklerin dinler tarihine bakan kimseler; bu konuda araştırma yapan kimseler diyorlar ki; "Türklerde islamdan önce bir din vardı." Bu dinin adı Göktanrı Dini. Gök Tanrı dinine baktığımız zaman, burada şunu görüyoruz. Adı üstünde Gök Tanrı dini. Tanrı gökte. Yerde değil. Ve birdir. Kadir-i mutlaktır. Herşeye gücü yetendir. İnançlara baktığımız zaman İslamiyet'in getirdiği inanç sistemiyle türklerin eski dinleri arasında bir benzerlik görülmektedir. Aslında bu diğer dinlerde de, mesela Hinduizm gibi, Şintoizm gibi şeylere baktığımızda yine bir takım prensipleri buralarda da görürüz. Ha bir takım bozulmalar olmuştur. O ayrı. Bugün tarih itibariyle islama en yakın din hangisidir? Tarihi olarak? Hristiyanlıktır. Yaklaşık 600 senelik bir süre var. Bu gün Hz. İsa inip gelse, kendi getirdiği dini tanıyamaz. Niye? Çünkü o derece büyük bir değişikliğe uğramıştır. Hem tarihi hem coğrafya olarak bu kadar yakın bir din bu kadar büyük bir değişikliğe uğruyorsa, diğer dinler hayli hayli değişime uğrayabilirler. Dolayısıyla bazı tarihçiler de "bu Gök Tanrı dininin bir takım prensiplerinin İslam Dini'ne uyması oradaki Türklerin İslamiyet'i daha yakın ve kısa bir zamanda ve isteyerek kabul etmelerine imkan vermiştir." derler.

 

Peki Türklerin ehl-i sünneti tercih etmeleri?

 

Daha öncelere gitmemiz lazım. İlk Şia hareketine baktığımızda; Hz. Ali taraftarları, gerek Sıffin'de, gerek daha sonraki dönemlerde, Hz. Ali'nin taraftarlarına Şiatü Ali adı verilmeye başlandı. Ali'yi tutanlar, Ali'yi sevenler, Ali taraftarları anlamlarında. Emeviler ile Hz. Ali arasında sıffin hadisesi var. İşte Sıffin Hadisesi orada cereyan eden bir hadisedir. Daha sonra Emeviler başa geçince şiiler, Hz. Ali'yi tutanlar, Hz. Hüseyin'i tutanlar ve bizim bildiğimiz malum Kerbela Hadisesi'nden dolayı bir takım olaylar meydana geldi. İslam tarihinin hoş olmayan sayfalarıdır bu olaylar. İran'ın neden Şii olduğu konusunda, derler ki; "İran aslında Müslüman oldu fakat eski Pers İmparatorluğu nazarında Araplar baldırı çıplak insanlardır. Biz böyle medeni, böyle büyük bir imparatorluğuz. Niye peki iran şiileri tuttu ve Şii oldu."

 

Hazımsızlık mı var burda? Yani neden bu baldırıçıplaklar bize dini getiriyorlar, biz onların dine uyuyoruz? Yahudilerin peygamberlik neden bizden değil de Kureyşlilere geçti demeleri gibi.

 

Hz Hüseyin son pers imparatorunun torunu ile evli. Ve İran kendi varlığını Hz. Hüseyin'de görmeye başladı. Kendi imparatorlarının torunu ile evli olmasından dolayı. Bundan dolayı, İran'da bir takım şiilik hareketleri gelişti. Ama Abbasilere gelince, -ki Abbasiler vasıtasıyla Türkler kendilerini gerek orduda gerek devletin diğer kesimlerinde görmeye başladılar.- Abbasiler Sûnnidir. Sûnnilik bu şekilde devam edince, Sûnniler vasıtasıyla İslamiyeti kabul ettiler. O dönemde Türklerin Şiiliği kabul etmesi söz konusu olmadığından, bu şekilde Türkler de Sûnni oldular. Her ne kadar ilk Müslüman Türk hükümdar olan Satuk Buğra Han'ın İslamiyeti kabul etmesi İranlı bir hoca vasıtasıyla olduğu söylense de Şii değildir. Sûnnidir. Ve dolayısıyla Türkler Sûnni olarak devam ettiler. Hatta Abbasilerin son dönemlerinde, ki o dönemde artık Selçuklular da devrededir. Mısır merkezli Şii Fatımi devleti var. Onlara bağlı Büveyhiler var. Ve Büveyhiler Bağdat'ı işgal ettikleri zaman Abbasi halifesi Selçuklulardan, Karahanlar-Gazneliler arasında daha yeni yeni gelişme imkanı bulan Selçuklu hükümdarından yardım isteyecektir. Tuğrul Bey'den. Ve Tuğrul Bey Bağdat'a gelecektir. O Büveyhiler'i Bağdat'tan çıkaracaktır. Onların Besasîrî adındaki komutanının ordularını mağlup edecektir. Halifeyi tekrar kendi makamına oturtacaktır. Ne Karahanlılarda, ne Gaznelilerde, ne de Selçuklularda biz herhangi bir Şiilik görmüyoruz. Hepsini Abbasi Halifesine bağlı ve Şiiliğe muhalif kimseler ve devletler olarak görüyoruz. Selçukluların devamı olarak da bir anlamda, Anadolu Selçukluları, Anadolu beylikleri, arkasından da Osmanlı'da şiilik söz konusu değil.

 

Malazgirt'e gelirsek, Malazgirti sadece Anadolu topraklarını maddi bir fütuhat olarak mı görmemiz lazım? Arkasında ne gibi idealler var?

 

Aslında Alparslan İslam Birliğini sağlamak üzere Şiileri, Fatımîleri ortadan kaldırmak üzere bir sefere çıkacaktır. Hatta Suriye'ye, Halep'e kadar gitmiştir. Ama bu dönemde artık yavaş yavaş Müslüman Türklerin büyüdüğünü, geliştiğini gören, yavaş yavaş Anadolu'dan bir takım toprak parçalarının kaybedildiğini gören Bizans, Selçukluları ve Abbasileri ortadan kaldırmak üzere yola çıkacaktır. Yolda Halep'ten gerisin geriye dönecektir, Malazgirt'e gitmek üzere. Alparslan ordusuyla birlikte gelecektir ve o günün şartlarında Abbasilerin halifesi bütün camilerde hutbe okutacaktır. Alparslanın galip gelmesi için dua edecektir. Ve gerçekten de Alparslan ordusunun nispeti az olmakla birlikte, sayıca az olmakla birlikte, öyle bir aşkla, şevkle yola çıkacaktır ki, son duasında Resulullah'ın “Ya Rabbi, eğer bu ordu mağlup olursa, bundan sonra senin adını yürütecek, yüceltecek kimse kalmayacak” duası gibi bir duada bulunacaktır.

 

Bedir Savaşında olduğu gibi

 

Evet. Ve kendisini komutan, lider olarak değil, Allah yolunda cihad eden bir nefer olarak görecektir.

 

Beyaz elbise, beyaz at...

 

Evet beyaz bir elbise giyecek ve beyaz bir ata binecektir. Kefeni olarak kabul edecektir. Ve bu şekilde yola çıkacaktır. Savaşa başlayacaktır. Özellikle de Cuma Namazı hutbesinden sonra savaşa başlayacaktır ki, bu; Allah yolunda şahadeti göze almak demektir.

 

İmam Ebu Yusuf'un da tavsiyeleri vardı değil mi? Rahat ol demiştir. Sen Hak davada olansın. Türklerde İttihad-ı İslam davasını biraz açarmısınız?

 

- Şimdi İttihad-ı İslam dediğimiz, İslam birliği, eskiden beri -ki bu Alparslan'da var, onun oğlu Melikşah'da var, Osmanlı'da var. Hepsinde İslam birliğini sağlamak, Müslümanları tek bayrak altında toplayıp, özellikle Hristiyan dünyasına karşı savaşabilmek. Şimdi bakıyoruz, misal olarak söylüyorum, Osmanlı, kurucusundan itibaren, mümkün mertebe diğer Müslüman beyliklerle Anadolu'da o zaman için savaşmamak amacındaydı. Mecbur kalınmadığı sürece. Mesela bakıyoruz ki İstanbul İkinci Murat tarafından fethedilmek üzere, kuşatılmış. Ama bakıyoruz ki bu beyefendinin memleketi, Karaman, Bizans İmparatorluğuyla işbirliği yapıyor ve ikinci Murat'ın Bizans kuşatmasını kaldırmasına sebep oluyor. Nasıl? O dönemde, Burdur, Beyşehir, Isparta, Eğirdir Osmanlı'ya bağlı. Tam Bizans kuşatılmışken, bakıyoruz ki bu bölgeler Karamanlı tarafından işgal ediliyor. Ve halka bir çok işkenceler yapılıyor. Bunun üzerine mecburen kuşatmayı kaldırıp bunlarla mücadele ediyor. Orhan Bey'e bakıyoruz; daha öncelere gidelim. Karesi Beyliği mesela. Bizansla mücadele ediyor Osman Bey, Karesi Beyliğiyle Bizans anlaşıyor Osmanlıyı ortadan kaldırmak için. Osmanlı da o dönem, esamesi okunmayacak derecede küçük bir uç beyliği. Anadolu da bir sürü büyük beylik var. Şimdi şunu sormak lazım; öbür beylikler de Türk, öbür beylikler de Müslüman, niye onlar büyümedi de, o esamesi okunmayacak derecede küçük olan Osmanlı Beyliği büyüdü?

 

Niye?

 

Bunun bir takım sebepleri var. Bunu tek bir sebebe bağlamak mümkün değil. Osmanlı'nın adaleti var, Osmanlı'nın hoşgörüsü var, Osmanlı'nın ilme, alime verdiği değer var, Osmanlı'nın cihada verdiği değer var... İran, Osmanlı'yla mücadele etmiştir. Zaman zaman ben soruyorum, İran'ın Müslüman olmayan bir devletle mücadelesi var mıdır.

 

Güzel soru. Maalesef hiç yok. Hep Sünnileri hedeflemiş İranlılar.

 

Biz Mısır'a gittik. Mısır gümrüğünden içeri giriyoruz, kendimizi tanıttık. Gümrük memuru, “Selim-i Evvel'in burada ne işi vardı?” dedi. Yani Yavuz Sultan Selim'in... Yarım yamalak Arapçamla dedim ki: Tarihte olmuş bitmiş bir olay, bizim yolumuz uzun, kaplumbağa Wolkswagen arabayla gidiyoruz. Sina'yı geçeceğiz. Ürdün'den arabalı vapurla karşıya geçtik; Sina'ya. Ordan Kahire'ye gideceğiz. Vakit öğlen. Önümüzde 425 kilometrelik bir Sina çölü var. Bu uzun bir hikaye dedik. Yok dedi, ne işi var? Peki dedim “söylermisin, Yavuz Sultan Selim kimden aldı Mısır'ı?”; 'Memalik'. Memlüklüler. “Memlüklüler kimdi?” dedim. “Türkler ve Çerkezler” dedi. “Peki Memlüklüler Mısır'ı kimden aldı”? “Eyyûbilerden.” dedi. “Peki Eyyûbiler kimdi?” dedim. “Türkler ve Kürtler.” “Onlar kimden aldı?” dedim. “Fatımîlerden.” Fatımîler kim? Bir kısmı Tunus'lu, bir kısmı Yemen'li. “Söylermisin?” dedim. “Tarihte Mısır'ın kendi kendini yönettiği varmıdır?”

 

Şimdi buraya niye geldim? İran meselesi. Memlûklüler Sûnni, İran Şii. Ama Osmanlı'ya karşı ikisi de birleşiyor. Şimdi Memlûklüler deyince insanlar Mısır'da zannediyor. Ama o gün ki Osmanlı-Memlûklu sınırı bugün ki Türkiye-Suriye sınırı. Yani o kadar uzak değil. İkisi birleşiyor Osmanlı'ya karşı. Arkasından Çaldıran, onun arkasından Mısırın ilhâkı. Dolayısıyla Osmanlı'nın tek bir hedefi vardır. İla-yı Kelimetullah. Allah'ın adının yüceltilmesi. Osmanlı bu uğurda çalışmıştır.

 

Zaten Necip Fazıl da en büyük padişah olarak Yavuz Sultan Selim'i görüyor. İttihad-ı İslam davasına bu kadar ehemmiyet verdiği için.

 

Hepsinde var bu. Orhan Gazi'de, Osman Gazi'ye kadar...

 

Alparslan Malazgirt'e giderken Mısır'daki Şii Büveyhiler, Vatikan ile işbirliği yapmışlar mı? Veya Bizans ile?

 

Öyle bir şeyden bahsedilir ama ben kesin bilmiyorum.

 

Aynı şekilde Şah İsmail'in de konuşmaları, yazışmaları?

 

Kesin bilmiyorum.

 

İttihad-ı İslam davası üzerine Malazgirt'i konuştuk. Selahaddin Eyyûbi de aynı şekilde değil mi?

 

Tabii. Eyyûbilerin başındaki Selahaddin Eyyûbi'yi de yabana atmamak lazım. Gerçekten özellikle Haçlılara karşı en büyük başarıyı elde edenlerden birisi odur.

 

Kürt asıllı ama o zaman kürt-Türk ayrımı yok. Bunun da altını çizmek lazım.

 

Evet. O dönemde öyle bir şey söz konusu değil.

 

Çünkü İttihad-ı İslam sancağı altında toplanıyorlar.

 

Evet.

 

Anadolu'da İttihad-ı İslam'ın bozulması ne zaman oldu? Nasıl oldu?

 

Anadolu'da İttihad-ı İslam hep devam etti. Osmanlı'nın kuruluşundan itibaren hedef hep İslamdır. Ancak daha sonraları, özellikle jön Türkler, arkasından ittihad ve terakki cemiyetlerinin kurulması bu dönemde (-ki bana sorarsanız yanlış bir hedef seçilmiştir.) bir anlamda Türklük İslamiyetin önüne geçmeye başladı. Siz hakim bir milletsiniz. İki de bir “ben Türk'üm, Türk şöyle olmalı, böyle olmalı dememelisiniz. Çünkü karşınızdaki özellikle Batı ve Hristiyan Dünyası tarafından, habire kışkırtılan Osmanlı'da millet sistemine dayalı bir çok gayri Türk, gerek Müslüman gerekse Müslüman olmayan insan var. Ve bu kışkırtma sonucunda da yavaş yavaş özellikle Hristiyanlar, Yunanlar, Bulgarlar gibi gayri Türk insanlar, Fransız İhtilali'nden sonra milliyetçilik hareketleri ortaya çıkınca bu dönemden itibaren artık milliyetçilik fikirleriyle yetiştirilmeye başlandılar. Bu tutunca, arkasından aynı şey, Müslüman Araplar için de yapıldı. Batı tarafından “Osmanlı sizi sömürüyor” denilerek kışkırtıldılar. Günümüzde bile hala Arap yazarlarla, akademisyenlerle karşılaştığımızda, “Siz bizi sömürdünüz” diyorlar. “Peki sizi sömürdük. Ama bunun içini doldurmak lazım. Söylermisiniz, Osmanlı sizin neyinizi sömürdü? Petrolünüz vardı da onu mu sömürdü? Tarlalarınız, bağlarınız, buğdayınız vardı da onu mu sömürdü? Neyinizi sömürdü?” Deyince adamlar şöyle bir duruyor. Ve “biz böyle düşünememiştik” diyorlar. Ama kafalarına yerleştirilmiş; 'Türkler bizi sömürdü.'

 

İttihad-ı İslam davası güdenler sömürür mü?

 

Aksine Osmanlı hep kendinden verdi. Özellikle Arap dünyasına. Yavuz'un Mısır'ı almasından sonra (bakın fetih demiyorum, bazen Yavuz'un Mısır'ı fethi derler, Fetih kelimesi Müslüman olmayan bir yerin müslümanların eline geçmesi için kullanılan bir kelimedir. İstanbul'un fethi doğru. Ama Mısır'ın değil. Mısır'ın Osmanlı'ya ilhakıdır, katılmasıdır.) o dönemde Mısır'a bağlı olan Haremeyn, yani bugün ki adıyla Mekke ve Medine de Memlüklüler'e ait olduğundan otomatik olarak Osmanlı'ya bağlandı. Osmanlı'ya bağlandığı günden itibaren her sene kanun gereği Osmanlı buradan oraya 'surre' gönderdi. Nedir surre? Mekke-Medine'deki fakir, fukara, ulemâ, talebe, şairlere dağıtılmak üzere gönderilen para, elbise, yiyecek, kurbanlık. Sömüren bir devlet bunu yapar mı? Son surre 1918'dedir. Haydarpaşa'dan surre treni gitmiştir. 1918 Osmanlı'nın can çekiştiği senedir. Surre treni Şam'a kadar gitmiştir. Ancak Şam'dan sonrası İngilizlerin eline geçtiği için, geri dönüp gelmiştir. Bizim bugün burada Harem diye bir semtimiz var. Niye Harem diyoruz biz oraya? Osmanlı surre gönderme merasimini orada yaptığı için. Merasim düzenlenir, tören yapılır ve bu bölge ile Haremeyn'i (Mekke-Medine) biribirinden ayıran bir deniz olmadığı için, su engeli olmadığı için Osmanlı burayı da oranın bir parçası saymıştır. O bakımdan Harem demiştir. Ve adı da hâla Harem'dir.

 

Çok enteresan. Biz tarihi kronolojiden ziyade, o ruhu, aşkı, ideolojiyi, arka planını; maddi yönüne amir olan neler varsa onları sormaya çalıştık. Siz de sağolun anlattınız. Necip Fazıl'ın bir mütefekkir olarak, Osmanlı Tarihini bir değerlendirmesi var, 'Tarih Muhasebesi'. Osmanlının ilk 250 yılını aşk ve vecd ile değerlendiriyor. Ondan sonra da 300 yıl bir ham yobaz kafba softa devri, düşüş devri. Ondan sonra Tanzimatla beraber maymunvari bir taklidçilik devri. Ve Cumhuriyetle beraber öldürücü küfür devri olarak nitelendiriyor. Necip Fazıl, bozulmayı Kanunî ile başlatıyor ve ilk defa şeyhülislâm azli Kanunî devrinde oldu diyor.

 

Şeyhûlislamlık Osmanlı'da Molla Fenari'den itibaren azledilemez, bir kere göreve geldikten sonra görevden atılması söz konusu olmayan bir statüdür.

 

Yani azil korkusu olmayacak

 

Evet öyle bir korku yok. Azil söz konusu değil. Ya vefat edecektir, ya da öyle bir hastalığa düşecek ki artık iş göremez duruma gelecektir. Böyle olduğu zaman ancak yerine yeni bir şeyhûlislam gelebilir. Ancak Kanuni döneminde -ki o da şeyhûlislamın kendi bir takım hatalarından dolayı, sonuçta insan hata yapabilir, Çivizade Muhiddin Şeyh Mehmed Efendi, ilk azledilen şeyhûlislamdır. 1539-1542. Bunun da azledilmesinin sebebi, Mevlana Celaleddin-i Rûmi ve Muhiddin Arabi hakkında kendi yetkisini aşan bir takım konuşmalarda bulunmasıdır. Ve bundan sonra da artık, Şeyhûlislamlık azledilebilir bir duruma geldi.

 

Ama kötü bir yol açılmış.

 

İkinci Mahmud döneminde artık kabine kurulunca, Şeyhûlislamda artık kabinenin bir üyesi oldu. Ve kabinenin istifası ile Şeyhûlislam da istifa ediyor, kabinenin göreve gelmesiyle de göreve geliyordu. Ancak şu şartla; kabinedeki diğer nazırların (bugün ki adıyla bakan) tayini sadrazamın elindedir. Ama Şeyhûlislam'ın öyle değildir. Gerek Sadrazam'ı gerek Şeyhûlislam'ı bizzat tayin eden Padişah'tır.

 

O dönemde de, sonraki dönemde de padişahtır.

 

Evet. Padişahtır. Sadrazam tayin etmiyor. Şeyhûlislamın bir statüsü mevcut.

 

Tarih tefekkürü ile ilgili bir kaç soru sormak istiyorum. Tarihçi tarafsız olur mu?

 

Hep böyle derler. Sadece tarihçi değil, ilim adamı tarafsızdır. Şimdi bazı branşlarda, doğrudur. Matematikçiyseniz iki kere iki her yerde dörttür. Su deniz seviyesinde yüz derecede kaynar. Bunda taraflı-tarafsız olmak gibi bir şey söz konusu değil. Ama sosyal ilimlerde, her ne kadar yüzde yüz tarihçi tarafsız olmalıdır desek bile, bu pek mümkün değil. Şu anlamda mümkün değil. Ben mesela. Bir müslümanım, Müslüman bir topluma göre bir takım değerlerim var. Ben bunlardan uzak kalabilir miyim? Bir şey yazarken bunlardan uzak kalabilirmiyim? Evet, mümkün mertebe, tarafsız olmaya çalışırım ama yine de filan tarafta sevmediğim, değerlerime ters düşen bir olayı, büyüterek veririm. Herkes böyledir.

 

Tarihin babası Heredot tarafsız mıydı?

 

Mümkün değil, bu anlamda mümkün değil.

 

Tarihi yapan halihazırdaki insan şuurudur” diyor Salih Mirzabeyoğlu. Şuanki şuurumuz neyse aslında ona göre değerlendiriyoruz. Şuur süzgecimize de dikkat etmemiz lazım. Yani islami bir şuur süzgecimiz yoksa, batıcı, oryantalist zihniyetten, bakış açısından etkilendiysek tarihi de öyle görürüz. İslami bir şuur ve bakış açısına sahip olmalıyız ve tarihe de o şekilde bakmalıyız. Yoksa modernist kafayla bakarsak olayları yanlış değerlendirebiliriz.

 

Tarihi şu şekilde değerlendirmek gerekir, tarih nedir? Niye biz tarih okuruz? Neden? “Filan dönemde şöyle yaşamış böyle yaşamış bizi ilgilendirmez!” Ama iş bu kadar basit değil. Niye? Kur'ana bakıyoruz; Kur'anın üçte ikisi tarihtir. Bütün peygamber kıssaları, Peygamberlerin etfrafında dönen olaylar 'tarih'tir.

 

Ama Kur'an tarih kitabı değildir.

 

Değildir. Kur'an niye bize bu tarihi olaylarını anlatıyor? Onlardan ibret almamız için. Tarih; daha önce yaşamış olan milletlerin yaptıklarından ders alıp, günümüzü ona göre tespit etmektir. Mesela inşaat konusunda bir örnek vereyim; bundan seneler önce biri geldi bizim camiye minarelere baktı, dediki bu bidattır. Cami kubbesi bidattır, minareler bidattır. Düşündüm bu adama nasıl cevap vereyim. Dedim ki; "Siz buraya neyle geldiniz?" "Uçakla geldim" dedi. "O da bidattır niye deveyle gelmediniz" dedim… Meseleye bu açıdan bakmak lazım. Peygamber efendimiz Bilal-i Habeşi'ye dedi kii “Çık Kâbe‘nin damından ezan oku.” Niye Kâbe‘nin damından dedi? Sesin daha uzağa gitmesini sağlamak için. Şimdi cami ve minare hedef midir, vasıta mıdır? Vasıtadır. Neyin vasıtasıdır? Sesi daha uzağa iletebilmenin bir vasıtasıdır. Şimdi o günki teknik imkanlara, o günki maddi imkanlara baktığımızda Peygamberimizin yapabildiği cami aşağı yukarı 32x35 metre yanılmıyorsam. Yarı üstü kapalı, hurma dallarıyla kapalı, gerisi açık. Neden hurma dallarıyla kapatmış Resulullah? Gölge yapabilmek için. Huzurlu ve rahat namaz kılabilmemiz için gölgeye ihtiyacımız var. Peki istanbul'da yaşarken şu beyaz karların olduğu dönemde benim neye ihtiyacım var? Gölgeyemi yoksa kardan kıştan rüzgardan korunmaya mı? Ben mimariyi, insanların kardan kıştan rüzgardan donmayacağı şekilde yapmalıyım. Çünkü cami bir vasıtadır. Huzurlu bir şekilde namaz kılmanın bir vasıtasıdır. Onun için bakıyoruz İslam dünyasına; demişler ki sesi uzağa nasıl ulaştırırız? Demişler ki yüksek minareler yapalım. Yapılmış. Dıştan merdivenle yapmışlar. Çünkü teknik ona imkan veriyor. Bir müddet sonra bakmışlar ki o da tehklikeli. Bunun yağmuru var kışı var donu var adamın ayağı kayıp düşebilir. “Acaba biz merdiveni içeri alamaz mıyız?” diye düşünmüşler ve teknoloji o şekilde gelişmiş. Şimdi bakıyoruz ki merdiven içeri alınıyor; incecik, kalem gibi minarelerimiz var. İşte tarih budur. Bir öncekinin yaptığından istifade etmek. Sesin daha uzağa gitmesi için; üç taşı üst üste koyup, çık ezanı bunun üstünden oku diyor. Yani tarih eskilerin yaptıklarında istifade ile kendi günümüzdeki imkanlarımızla, teknolojimizle geliştirmektir. Aynı zamanda tarih; şu hatayı yapmanın sonucuda şu olmuştur, ben bu hataya düşmeyeyim demektir.

 

Düşünce tarihide böyledir zaten,hep birikimdir. Fazlurrahman'ın tarihselliğini biraz açalım mı? Bir kısım ayetleri atması, "o, tarihte kaldı" demesi.

 

Hiçbirşey tarihte kalmaz. Şimdi şöyle birşey var herkes kendi içinde bulunduğu çevreye göre bazı şeyleri değerlendirir. Ben şuanda Türkiye coğrafyasına göre yaşıyorum.

 

İslam tarihi ile ilgili bazı hükümleri de dışlayarak söylüyor bunu.

 

Olmaz. Ha bir takım şeyler artık bitmiş olabilir, ama yarın bunların geri gelmeyeceğini kimse garanti edemez. Düşünün ki Sibirya'da bir adam Müslüman oldu ve şimdi bu adam benim şartlarımla yaşamayacak. Bir başkası Arap yarımadasında... Sibirya'dakinden çok daha farklı. Asistanlığım dönemimden hatırlıyorum; Beyaz Saray adında kitapçıların bulunduğu bir han vardı. Şiddetli bir kar var, paltoların bile üzerinize hafif geldiği bi dönemde bi adam gördüm; üstündekileri çıkartmış, paçalarını sıvamış, sıcaktan kurtulmaya çalışır gibi yapıyordu. Şaşırdım baktım, oradakiler "Bu adam Sibirya'dan geldi dediler. Şimdi -30, -40 derecede yaşayan bir adama göre -5 çok sıcak görünür. Adam bunalıyor sıcaktan. Biz diyoruz ki İslam bütün dünyaya kıyamete kadar hükmetecek bir dindir. Kıyamete kadar hükmedecekse o zaman şartları da ona göre olmalıdır. Biz diyoruz ki, bir tarihi olayı değerlendiriken o günün kendi şartlarına göre değerlendirmeliyiz. Meseleye kendi günümüzün kafasıyla ve teknik imkanlarıyla baktığımız da yanlış bir değerlendirme yapmış oluruz. Şimdi diyelimki Yavuz, Mısır'a altı ayda gitti. Şimdi biri çıksa dese ki, “Ne akılsız adammış, şurdan atla uçağa 2 saat sonra Kahire havaalanına in.” Bu ifade ne kadar saçma ise tarihi bir olayı o günün kendi şartları düşünmeden meseleyi kendi günümüzün şartları içinde düşünmeye kalkmak da bir o kadar saçmadır. Bunun için kendi günün şartları içinde düşünmek zorundayız, yani tarih budur.

 

Burada eskimeyen şey, onların ruhu, aşkı, kültürü, ideali.

 

Gayet tabi, gayet tabi.

 

Teşekkür ederim.

 

Sağol.

 

 

Aylık Dergisi 91. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: ziya kazıcı, tarih,
Yorumlar
Haber Yazılımı